Dr. Nuh UçganİctimâiyatTârihTöreli YazılarUluslararası İlişkilerYönetim
Trend

Türk Modernleşme Tarihini Kim Yazdı, Kim Yazmalıydı, Kim Yazacak?

Nuh Uçgan

İtikadımızı nazarî bilgiler yığını olmaktan çıkarıp, onu Müslümanca bir şahsiyet inşa etme seviyesine yükseltecek şey tarih felsefesidir. Daha önce Müslüman olmak her şeyden önce siyasî bir mensubiyettir ve siyasi mensubiyet ise en fazla ortak tarihsel hafızaya sahip olmakla elde edilebilir cümlesini kurmuş birisinden bu iddiayı duymak sürpriz olmasa gerek. Ashab-ı Kiram, tarihi henüz yaparken, yazmanın da bir inanç meselesi olduğunun şuurunda olarak onu takvimlendirmek, takvimi de hicretle başlatmak zorunda hissetmişlerdir. Temel kelam kitaplarımız bir tarih yazıcılığıyla işe başlamıştır. Böylelikle itikadımız tarihle perçinlenmiştir. Temel siyasetname kitaplarımız, mesela Kutadgu Bilig, tevhitle başlamış, nübüvvetle devam etmiş, meseleyi tarih felsefesiyle mühürlemiştir. Böylelikle siyasetimiz bir siyasi ilahiyat biçimi kazanabilmiştir. Cami iç mimarimiz özenle tarihi konumlanmamızı hatırlatacak şekilde tasarlanmıştır. Böylelikle itikadımızla estetiğimiz bütünleşmiş, güzel anlayışımız doğru ve iyi tasavvurumuzun üzerine bina edilmiştir. Tarihe, tarihsel vakalara, tarihsel dönüm noktalarına, tarihsel şahsiyetlere, tarihsel düşüş ve yükselişlere bakışımız, tarihi dönemlendirme tercihimiz tarih felsefesini oluşturur, bu ise bir tarih yazıcılığını gerekli kılar. Kim tarih yazıcılığının sırf ilmî, akademik veya nesnel bir uğraş olduğunu savunuyorsa onun hemen bir sosyal bilim/fıkıh acemisi olduğuna hükmedebilirsiniz.

Tarihi yazmak, itikadımızın şahsiyet yaratan bir güce ulaşmasında bu kadar mühimse, itikadımızla ilişkimiz bakımından çok daha kritik olanı Türk modernleşme tarihinin yazılmasıdır (III). Türk modernleşme tarihini yazmak bir mesele, bunu yazarken söz konusu tarihin öznesini (II) nazar-ı dikkate almak başka bir meseledir. Önce bu tarihin öznesinden başlamalıyız ama ondan da önce Türk modernleşmesini tarif (I) etmeliyiz. Türk modernleşmesi dediğimiz şey nasıl bir şeydir? Bu yazıda Türk modernleşmesi kavramı kullanılırken kastedilmiş mana ile okuyucunun zihninde titreşen mana aynı mı? Emin değilim, kuvvetle muhtemel hayır. Türk modernleşmesi dediğimiz şey, Müslümanlarla kafirler arasındaki güç dengesinin Müslümanlar aleyhine değişmesi karşısında Müslüman üstünlüğüne olan itikadın bu gerçeklik karşısında tutunamamasından kaynaklanan sürecin toplamıdır. Söz konusu tutunamama hali Türk modernleşmesinin devlet modernleşmesi şeklinde ortaya çıkmasını gerektirdi. Türk modernleşmesi, devletin eşzamanlı zıtlıkların, paradoksların üstesinden gelme çabası olarak tanımlanmalıdır. Başka bir ifade ile Türk modernleşmesi, devletin kafirler karşısında Müslüman üstünlüğünü koruma tabii refleksiyle, bu üstünlüğü rekabette öne geçenleri taklit ederek korumaya çalışma arasında yaşadığı paradoksla ilgilidir. Dolayısıyla Türk modernleşmesinin iki yönü olduğunu, birinci yönün ne yapıp edip sıralı mağlubiyetlere bir son vermek, Müslüman üstünlüğünü yeniden kazanmak, nihayet Müslümanlığın jeopolitik bir güç olarak hayatta kalmasının aracı olan devleti canlı tutmak arayışı olduğunu tespit etmek gerekiyor. Bu yön, Türk modernleşmesinin Sultan III. Selim’den (1789-) R. Tayyip Erdoğan’a (-2026) değişmeyen özelliğidir. Dananın kuyruğu ikinci yönde kopuyor, zira kafirler karşısında Müslüman üstünlüğünün korunmasında takip edilecek yol konusu aynı zamanda Müslüman üstünlüğüne olan itikadın sağlamlığının sınanacağı konu olmuştur. Kafirler karşısında Müslüman üstünlüğünü korumak için kafirleri taklit etme yolunun benimsenmesi Türk modernleşmesinin tarihsel paradoksunu, eş zamanlı zıtlığını oluşturmuştur. Kafirlerin taklit edilmesi konusunu itikadımızla tutarlı bir şekilde telif edebilmek için kafir üstünlüğü istidraç olarak değerlendirilmiş, bu taklit hareketine keşf-i kadim denmiş, mukabele-i bil misl denmiş, şu denmiş bu denmiştir ama devlet katında Müslüman üstünlüğüne olan samimi inanç zaaf göstermekten kurtulamamıştır.

Bu iki yönlü tarifi (I), Türk modernleşmesinin özneleri (II) üzerinden sürdürmek daha açıklayıcı olacak. Daha müşahhas ifade etmek gerekirse Sultan III. Selim’in başarısız, Sultan II. Mahmud’un “başarılı” nizam-ı cedidçiliği, hariciye kökenli tanzimat bürokrasisine dayalı sosyo-politik kimliğin sekülerleştirilmesi, tanzimatla bürokrasiye kaptırılan modernleşme hareketinin yeniden sarayın kontrolüne alınmasına çalışıldığı Sultan II. Abdülhamid dönemlerini içine alan Osmanlı modernleşmesinden tutun 1908’den 1950’ye kadar süren askeri modernleşmeyi kapsayan ittihatçı ve Kemalist iktidar tekeline kadar Türk modernleşmesi dediğimiz süreç rakipsiz bir devlet modernleşmesi sürecidir. Müslüman üstünlüğünü korumak vazifesiyle birinci dereceden sorumlu olan devlet, bu vazifesini yerine getirmeye çalışırken belki kaçınılmaz belki kaçınılabilir bir şekilde Müslüman üstünlüğüne olan inancın zaafa uğramasının da müsebbibi olmuştur. Bu açıdan tanzimat modernleşmesi (1839-1876) hem aktörleri bakımından hem de resmî belgelere yansıyan sosyo-politik kimliğin Müslüman üstünlüğünden seküler eşit Osmanlı yurttaşlığına geçişi temsil etmesi bakımından itikadî zaafın gizlenemeyecek duruma gelmesinin kırılma noktası sayılabilir. Tanzimat modernleşmesi bir hariciyeci modernleşmesidir. Tanzimat modernleşmesinin öznelerinin mesleki formasyonlarının hariciye olması Müslüman üstünlüğü konusunda ilk ve en derin zaafı gösterenlerin de söz konusu bürokratlar olmasını gerektirdi. Halbuki bir gazi devleti olan Osmanlı’da bu zaafa karşı en dirençli olması beklenecekler hariciyeciler olmalıydı. Nasıl olduysa oldu itikadı en sağlam olması gerekenlerimiz, ilk zaafa uğrayanlarımız oldu. Bunun altını özellikle çizmemiz gerekiyor zira mevcut hariciyemiz ve YTB, Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı gibi hariciyemizle misyon birliği içindeki müesseselerimizde istihdam edilen beşerî sermayemiz itikadı en sağlam olanlarımızdan seçilmeli. Öyle mi, yoksa yurt dışı görevlendirmeler prestijli jübile fırsatları mı, insaf sahipleri cevap vermeli.

Hariciyeci tanzimatçıların elinde rayından çıkan modernleşme hareketinin istikametini tashih etme niyetiyle Sultan II. Abdülhamid (1876-1908), söz konusu hareketi yeniden sarayın kontrolüne almaya, bu anlamda yeniden saray merkezli mutlakiyetçiliği canlandırmaya çalıştı, ancak bu sefer de ordu içindeki İttihatçı örgütlenmenin, sürgün muhaliflerin ve Selanik merkezli 3. Ordu’nun (Hareket Ordusu) askeri modernleşmeci hareketi tarafından halledildi. 1908’den itibaren Türk modernleşmesi askeri modernleşmeci unsurlar tarafından şekillenmiştir. Bu askeri modernleşmeci unsurlar 1950’ye kadar Türk modernleşme hareketine rakipsiz bir şekilde hâkim olmuştur.

İster hariciyeci modernleşme ister askeri modernleşme olsun tanzimattan itibaren Türk modernleşmesi dediğimiz şey sonradan görme modernleşmedir. Elbette askeri modernleşmeciler arasında İttihatçılarla Kemalistleri birbirinden ayırmak gerekiyor. Bunlardan birincisi devleti kurtarma çabasına odaklanmışken, ikincilerin temel gayretinin bir ulus yaratmaya yöneldiğini söylemek mümkündür. Sonradan görme modernleşmeciler ifadesi bir tahkir veya istihza niyeti taşımıyor, bir vakayı en iyi tasvir etme kaygısını taşıyor. Öyle ki bu ifadelendirme, modernleşmeye şahsî katkısı olmadan giren, yani şahsiyet kaybı bedeli ödemeden bu sürece dahil olamayan toplumların tamamında, özellikle Müslüman toplumlarda söz konusu hareketin milletin bir hareketi olarak değil, milletin değerlerinin dayanak kılınmasıyla değil, nihayet milli bir hareket olarak değil; devletin, bürokrasinin ve seçkinlerin bir hareketi olarak ortaya çıkmasına gönderme yapmaktadır. Dolayısıyla Müslüman toplumlarda modernleşmenin olgunluk aşamasına ulaşmasıyla birlikte, ki bu anlamda Türk modernleşmesinin zoraki bir olgunluk aşamasına ulaşması M. Kemal’in 1923-38 arası iktidarı ve 1945’e kadar buna ilave edilebilecek 7 yıldır, yürürlüğe giren devlet biçiminin milli devlet (ulus devlet) şeklinde tanımlanması tamamen galat-ı meşhurdur. Tecrübe edilen şey devlet-ulustur ve Kemalistleri İttihatçılardan ayran şey devlet-ulus yaratma amacıdır. Doğrusunu söylemek gerekirse M. Kemal’in hayatta olduğu tarihle buna ilave edilecek 7 yılın devlet-ulus yaratma veya batı medeniyetini Türk toplumuna mal etme çılgınlığı dönemi, varlığını uzun süre koruyamadı. Nazi Almanlarının ve Faşist İtalyanların savaş mağlubiyetleri ile İngilizlerin yorgun galibiyetleri Türkiye’de radikal din aleyhtarlığı için uygun uluslararası ortamın da sonunu getirdi. Ama bir kere daha doğrusunu söylemek gerekirse Kemalizm üç faktör üzerinden kendisini yeniden üretmeye devam etti, ediyor. Birincisi M. Kemal ikonografisi ile devlet-ulusun her yerde hazır ve nazır (omnipresent) ve kıyam bi-nefsihi (omnipotent) yaratıcısının sürekli hatırlatılması, Türkiye’de Kemalizm’i bir devlet dini haline getirmiştir. İkincisi kamusal alan tartışmalarında aşağı yukarı son on yılda İslami siyasetin katettiği mesafeye Kemalist sosyolojik tepkiyle ilgilidir. Şeriatın kadınlar için belirlemiş olduğu tesettürün kamusal alandaki varlığının, hem de hizmet alan-hizmet veren ayrımı yapılmadan kabul edilmesine Kemalist sivil ve büyük sermaye tepkisi kendisini son on yılda her geçen gün daha da radikalleşen kadın dekoltesi üzerinden göstermektedir. Hiç kuşku yok ki Kemalizm bir devlet-ulus yaratma projesidir, yine Fichte’nin ifade ettiği gibi ulus her gün tekrarlanan bir referandumdur ve yine şüphesiz her gün yapılan bu referandumun en fazla tekrarlanan performansı, gündelik hayat ve benlik pratiği örtünme tarzına mütealliktir. Son on yıldır Kemalist devlet-ulus projesi kendisini kadın dekoltesi üzerinden yeniden üretiyor. Türk sokaklarında şahit olunan kadın dekoltesi aşırılığı batı sokaklarında bile görülemeyecek, ancak kolonyal ülke sokaklarında normal karşılanacak bir düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan son on yıldır varlık gösteren kadın dekoltesinin Kemalist toplum çevrelerinin, medya unsurlarının, büyük sermayenin siyasal bir eylemi, protestosu, direniş biçimi olduğunu tespit etmek mübalağa değildir.

Kemalizm kendisini üçüncü olarak tarih yazıcılığıyla (III) üretmektedir. Bu anlamda sonradan görme modernleşme hareketlerinin tamamının devlet öncülüğünde hareketler olmasıyla uyumlu bir şekilde Türk modernleşme tarihi de uzun bir süre devlet modernleşmecileri tarafından yazıldı. Devlet modernleşmecileri, Türk modernleşme tarihinin yazımında uzun süre bir tekel kurmuş, bu tarih yazımının normali haline gelmiştir. Birkaç özelliği öne çıkan bu tarih yazımında birincisi, tartışmasız İslamî hareket karakteri taşıyan Millî Mücadele, devletin batıcı yönde dönüşümü tarafından gölgelenmiş, ancak 1937’de anayasallaşabilen devletin laikleşme süreci tarafından anlam erozyonuna uğratılmıştır. Millî Mücadelenin gerçek, sahih anlamından eser bırakılmamıştır. Bugün Kemalistlerin çarpıtılmış ve sahte bir Millî Mücadele anlatısını riyakarca sahiplenebiliyor oluşunun da Müslümanların zihni bir berraklık içinde, ağız dolusu bir coşkuyla sahiplenmekte yaşadığı tereddütün de müsebbibi söz konusu tarih yazıcılığıdır. Bugün Müslümanlara düşen vazifelerin başında Millî Mücadeleyi sahte sahiplerinin elinden gerçek sahiplerinin, Müslümanların eline almasını sağlamak geliyor. Nasıl Kemalizm kendisini M. Kemal’in her yerde hazır ve nazır ve kıyam bi-nefsihi ikonografisi üzerinden üretiyorsa, Kemalist tarih yazıcılığının ikinci özelliği de bununla bağlantılı olarak 1923 tarihini milat kabul etmekle M. Kemal’i sebeb-i evvelleştirmektedir. Sebeb-i evvelin kutsal metni Nutuk ise M. Kemal’in tarihsel tevhidi failliğinin resmi referansı  olmuştur. Devlet modernleşmecilerinin tekelindeki tarih yazıcılığının bir üçüncü özelliği, fakihe dayalı Humeynist velayetten yer yer farklı, yer yer benzer bir toplumsal denetim meşrulaştırması yapmasında gizlidir. Humeynist velayet-i fakih nazariyesinin toplum üzerinde kurduğu vesayetin meşruiyeti, veli-yi fakihin mutlak doğrunun bilgisini elinde tutan İmam’ın temsilcisi olmaktan geliyor. Toplumsal vesayet, imamî velayetten kaynaklanıyor. Cumhuriyetle birlikte 1923-45 arası totaliter, sonrasında ise otoriter batılılaşmanın tepeden inmeci karakterini meşrulaştıran şey, bunun devlet modernleşmecisi tarih yazıcıları tarafından bir aydın despotizmi şeklinde tasvir edilmiş olmasıdır. Her yerde hazır ve nazır, kıyam bi-nefsihi, sebebi evvel, tarihin tevhidi faili olarak resmedilmiş M. Kemal, elbette toplum için neyin iyi, neyin doğru, neyin güzel olduğunun da referansı olduğundan, bu dönemin despotizmi en uygun şekilde aydın despotizmi olarak tanımlanabilirdi. Yani bu despotizm, toplumun iyiliğini hedef edinen müşfik bir despotizm olarak tanımlanabilirdi en fazla. Bu tarih yazıcılığının özellikleri daha da sıralanabilir ama başımı yeterince belaya soktuğumu düşünüyorum.

1950 tarihi, Sultan III. Selim (1789) ile başlayan Türk modernleşme tarihinde keyfiyet belirleyici olması bakımından en önemli tarihtir. Adeta maddenin gaz halinden sıvı hale gelmesi kadar nitelik değiştirici, şekillendirici bir tarihtir bu. Ama yine de sıvı, yani dirayetsiz, dirençsiz ve bulunduğu kabın şeklini alan bir halden bahsediyoruz. Maalesef 1950 tarihi ve Demokrat Parti bir tarihsel siyasal vaka olarak (bir parti olarak değil) hak ettiği derinlikte bir tahlile, dikkate ve özene muhatap olamadı. Bu dikkat, özen ve ciddiyet sadece 27 Mayısçılarda olduğu için kendilerini bir ibret-i alem göstermek zorunda hissettiler. Hak ettiği ciddiyetten mahrum kalan belki bir o kadar talihsiz vaka da R. Tayyip Erdoğan vakasıdır. İki talihsiz vakadan birisinde bir partinin diğerinde ise bir liderin zikredilmiş olması bilinçsizce yapılmış bir tercih değildir. Sultan III. Selim’den itibaren devlet tekelinde cereyan eden Türk modernleşme hareketi 1950’den itibaren rakip bir hareketle karşılaştı. 1950 tarihi Türk milletinin, Türk modernleşme tarihine vaziyet etme ve ipleri eline alma çabası olarak bir ihkak-ı hak teşebbüsüdür. 1950 vakası, kendisini iktidara taşıyan partinin kadroları ve organizasyonundan bağımsız olarak Türk modernleşme hareketini devlet merkezli askeri elitler elinde tek kulvarlı bir hareket olmaktan çıkaracak, rakip bir modernleşme hareketi olarak Türk milletini bir fail olarak tarih sahnesine taşıyacaktır. Elbette sahneye çıkmakla, sahnede baş rolü oynamak aynı şey değil. Ama geriye bakıp değerlendirdiğimizde şunu açık bir şekilde görüyoruz ki milletin ihkak-ı hak teşebbüsünde bulunmasıyla İslami hedefler doğrultusunda ilerlemesi arasında bir neden sonuç ilişkisi var. Yine bu sefer Ayşe Zarakol’dan (Yenilgiden Sonra, 2025) öğreniyoruz ki devletin uluslararası sistemde ihkak-ı hak teşebbüsü ile İslami hedefler doğrultusunda ilerlemesi arasında da bir doğru orantı var. Ne yazık ki 1950 sonrası Tük siyaseti askeri modernleşmeciler ve onların iktidar bileşeninden oluşan blokla millet arasında sahnede baş rolü kapma konusunda yaşanan bilek güreşinden oluşmaktadır. Bir taraftan milletin Türkiye’nin iplerini elinde tutmasını mümkün kılan düzenli seçimlerle iradesini ortaya koymaktan çekinmediği, diğer taraftan Kemalistlerin iplerin elinden kaçmaması için düzenli aralıklarla siyasi alanı re-organize ettikleri bir rekabetten söz ediyoruz. Siyasi ve fikri hatların belirginleşmesi bakımından bu rekabetin kendisini en yakın ve “şiddetli” gösterdiği tarihler 1997 ve 2002 tarihleridir. Kemalist tarihsel iktidar bloğu 1997’de organize bir şekilde İslami siyaseti; millet ise 2002 tarihinde Erdoğan karizması etrafında devlet modernleşmecilerini geriletmeye dayanan geri döndürülemez bir hesaplaşmaya girdi. 2002 sonrasını elbette tek bir kavramsal çerçeve içinde ve tek bir dönem olarak tahlil edemeyiz, zira Müslümanların bu süreçte müttefikleri de yol ve yöntemleri de hesap edilmesi zorunlu değişimler gösterdi. Ancak 2016 sonrası çokça zikredilen neo-ittihatçı ittifak tezinde, bu ittifak içindeki hakim aktörün Müslümanlar olduğunu gizlemek gibi bir zaafı olduğunu belirtmek gerekiyor.

1950 tarihsel vakasıyla Müslümanlar ihkak-ı hak teşebbüsünde bulunmuş olsa da devlet merkezli Türk modernleşme tarihi yazımına rakip, Müslümanlardan değil, toplumsal ve iktisadi kökenleri yine devlet modernleşmecilerine dayananlardan gelmiştir. Bunlar devlet modernleşmecilerinin tahlillerine sosyolojik ve uluslararası gelişmeleri de dahil eden, bendenizin eleştirel Kemalistler demeyi münasip bulduğu sol, liberal, sol-liberal okur-yazar muhitine aittir. Söz konusu eleştirel Kemalist muhit, entelektüel hakimiyetleri ile toplumda bir melce bulamamaktan kaynaklanan zaaflarının yarattığı çelişkiyi aşma yolunu, Müslümanların toplumsal ağırlığından faydalanmak için onlara entelektüel kefalet vermekte bulmuşlardı. Hedefleri yeni bir Kemalizm’di, ama asker sopasından arındırılmış bir Kemalizm. Müslümanların araçsallaştırıldığı ama günün sonunda Müslümanların kârlı çıkmasını bildiği bu dönem, şimdilerde yine aynı muhit tarafından karikatürize edilen post-Kemalist ittifak şeklinde tanımlanıyor. Müslümanları arkasına alarak sözde post-Kemalist, özde neo-Kemalist bir entelektüel ve siyasi misyonu bizzat üstlenmiş bu yayıncılık muhitleri, mesela gözümüze en fazla çarpan İletişim/Birikim çevresi 2013 Gezi Ayaklanması tarihinden başlamak, ama kendilerine 2007’yi milat almak üzere, 1950 tarihsel vakasının eleştirel Kemalist yazımını, yani kendi yarattıkları Frankeştaynı itibarsızlaştırmanın çabasındalar. Belki de Müslümanlara tedbirsiz kefaletlerinin nedametini böyle gösteriyorlar. Ne var ki bu nedametlerini gösterirken neo-Kemalist olarak damgalanmaktan hicap ettiklerinden yeni fikri acemiliklerine post-post-Kemalizm ismini vermeyi uygun buluyorlar. Her başarısız hamleleri sonrası olduğu gibi Mart 2024 seçimlerinin verdiği özgüvenle post-post Kemalist bir baharın gelişini umut edip, bel bağladıkları siyasetin çürümüşlüğü ile karşılaştıklarında da rakiplerini otoriter, seçimli otoriter, neo-Osmanlıcı, mezhepçi kavramlarıyla damgalama söylem stratejisi içinde biçare fikri acemiliklerinin üzerini örtüyorlar.

Maalesef Türk modernleşme tarihi yazımı bu anlamda bir taraftan uzun bir süre devlet modernleşmecileri, diğer taraftan yine kısa olmayan bir süre eleştirel Kemalist sol, liberal, sol-liberal okur-yazar çevre tarafından üstlenildi. İtikadımızı nazarî bilgiler yığını olmaktan çıkaracak tarih felsefesi bakımından Müslümanların yüksek kültürel alanının ise güven telkin ettiğini söylemek sahte iyimserlik telkin etmek olur. Müslümanlar bu sahada atlarını tımarlamalılar. Hakkını teslim etmenin bir namus borcu olduğu Bedri Gencer’in ağırlıklı olarak düşünce tarihi sahasına giren, ikisi de oldukça hacimli İslam’da Modernleşme (1839-1939) ile Gelenekten Modernliğe Osmanlı eserlerini istisna tutarsak bugün itikadımızı bir hayat görüşü seviyesine yükseltmek için yakın dönem Türk modernleşme tarihini okumak niyetinde olanlara önerebileceğimiz ne kadar metin var?

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu